22 Ekim 2010 Cuma

Tikitoşların Ödül Töreni (Çalışan Zamane Hatunları Böyle mi Olur Allaaasen?)

Şimdiiii... Benim blogumda kullandığım bazı takma isimler ya da tanımlamalar var. Mesela “Ulu Manitu” benim hatun patronum; şirketimizin CEO’su. Bir de Kutsal İttifak var örneğin. Bu Kutsal İttifak meselesi de hani şu bizim, genel olarak “tikitoş” diye nitelendirdiğimiz, aldıkları maaş, kıyafet ya da ayakkabı masraflarını bile karşılamayan çalışan hatunların, işyerlerindeki hemcinsleriyle oluşturdukları gruplar için kullandığım bir tabir. Bu tip gruplarda ortak payda sanki birbiriyle iyi anlaşmaları değil de, işyerlerinde kendileri gibi tikitoşların sayıca nispeten az olması gibi geliyor bana. Bir de aynı kutsal amaç (işyerinden sağlam mevkide bir koca düşürmek) etrafında bir ittifak oluşturmalarından kaynaklanan bir durum sanki. İşte ben geçtiğimiz hafta, nasıl olduysa bu hatunlarla dolu bir ödül töreninde buldum kendimi. Patronumla birlikte katılmış olsam asla dikkatimi çekmezdi bu durum ama, benim katılma sebebim bir arkadaşıma, makalesiyle katıldığı yarışmanın ödül töreninde eşlik etmek olduğundan, hatunların durumu epey dikkatimi çekti.

Ben ne yazık ki ondan önce vardım ödül töreninin yapılacağı söylenilen Nişantaşı’ndaki tikitoş otele. Direkt toplantı salonuna geçtim. Salondakilerin hiçbirini tanımadığımdan, erken gitmiş olmanın tek artısı olan “boş yer bulmak” konusundaki avantajımı kullanıp bir bistroya attım kendimi. Birden fazla toplantı salonunun açıldığı ortak alanın ortasına ince uzun bir ikram masası, onun karşısındaki duvarın dibine kahve-çay standı kurulmuş, ortadaki ikram masasının sol tarafındaki diğer duvar boyunca da çok sayıda bistro yerleştirilmişti. Ben tabii hemen beni oraya çağırdığı halde kendisi hala olay mahalline teşrif etmemiş arkadaşımı arayıp nerede olduğunu sordum. Hatun kişi ne yazık ki trafikte sıkışıp kalmıştı ve yakın zamanda da oraya varabilecek gibi gözükmüyordu. Ortama ayak uydurmam gerekiyordu ama benim gibi kalabalık içine karışma özürlü bir insanın, benden ayrı dünyaların insanları oldukları bariz diğer hatunların arasına karışması pek de kolay değildi...

Bir ödül törenine gittiğinizi zannederken yanlışlıkla “fashion show”a geldiğiniz izlenimine vardığınız bir ortam düşünün. Kıyafetiniz nasıl olursa olsun her halükarda kendinizi b*k gibi hissettiğiniz, zira sizin, üzerinizdeki nişan elbiseniz olsa bile oradaki Kutsal İttifakçı kokoşlarla aşık atabilmenizin mümkün olmadığı bir ortam bu. Orada bulunan siz hariç herkesin dikkat çekici bir hali, tavrı var ve siz o kadar sıradansınız ki, yazık size! Kendiniz bile nasıl sıyrılmayı başarabildiğinizi bilmiyorsunuz ama bu ortam ayakkabısı rugan olmayanı içeri almadıkları bir yermiş meğer! Etekler mini boy... Pantolon giyen hatun pek yok; mini etek giymeyenler de elbise tercih etmiş... O ince çoraplar birbirinden seksi; ve ilginçtir ki en ufak bir çizik bile yok hiçbirinde. Sanki hatunların hepsi çorabını toplantı alanına gelmeden az önce giyivermiş gibi.

Böylesi muhteşem bir ortam ve inanılmaz eğleniyorsunuz (!) Etrafınıza bakınırken birden asansörün kapısı açılıyor ve sanki az sonra orada çekilecek şampuan reklamının baş mankeni iniyor asansörden! Yalnız bir eksiklik var bu mankende; o da boy :o) Artık bir elli olduğundan kendini uzun göstermeye çalıştığı için midir, yoksa saçını başını yeni yaptırdığından onları sallayıp havalı gözükmek istediğinden midir bilinmez, hatun kişi yaylana yaylana, ağır çekimde yürüyor. Sanki aksiyon filmi izlerken aniden yavaşlatılmış bir sahneye denk gelmiş gibi hissediyorsunuz. Bir patlayan flaş eksik diyecek oluyorsunuz, ama o da eksik değil! İçeride aynı kendileri gibi kokoş, onlardan tek farkı elindeki kocaman fotoğraf makinasıyla, verilen yapmacık gülücüklü manken pozlarını zamanın içine hapseden bir fotoğrafçı bile var!

Tüm bunları dışarıdan izleyen bir seyirciyken, birden kendimi farkediyorum. Kimse benim fotoğrafımı çekmiyor yahu! Durumuma üzülüp kahroluyorum!!!! Bu arada her asansörden inenin odada bulunanlarla selamlaşıp muhabbet etmeye başladığını görerek şaşırıyorum; zira bu ödül töreniyse oradaki hemen herkes nasıl oluyor da birbirini tanıyor kuzum? Yoksa bu insanlar kendi aralarında, kapalı bir grupla yarışma hazırladılar da, bizim keriztofır hatun yanlışlıkla mı giriverdi bu yarışmaya? Neyse... Ben onu bunu seyredip böyle saçmalıklara kafa yoradururken, bizi içeriye almak için sesleniyorlar! Durum çok vahim; zira benim hatun hala gelmedi ve ben onsuz, onun törene katılmak üzereyim. Hemen tekrar arıyorum ama, daha çok var gelmesine. Çaresiz, giriveriyorum onsuz toplantı odasına!

Türkçesi bozuk, kağıda yazdığı tekdüze satırlarını samimi bir sunuma dönüştürmeye çalışan, konuşması içten olsun diye yüzünde sahte bir gülümsemeyle komik olmayan bazı cümleler sarfeden bir hatunun sıkıcı takdiminden sonra üçüncülük ödülünü alan kişi anons ediliyor. Tataamm! Hatun iki gün önce doğurmuş ve ödül törenine katılamıyormuş. Onun yerine arkadaşı gelip alıyor ödülü. (E hani ödülleri kimin alacağı o gece belli olacaktı? Hatun yerine nasıl göndermiş ki başka birini? Müneccim olsa gerek!) Neyse, ona ödül vermeye çıkan hatun yarısı İngilizce sözcüklerle donattığı muhteşem Türkçesiyle bu projeden bahsediyor! İngilizce bilmeyen insanlar için bu konuşmayı anlamak oldukça zor, ama herkes elinden geleni yapıyor!!! Hatunun brainstorming, informal, board room vb başka bir sürü kelime serpiştirilmiş muhteşem konuşmasının arasında, bu projenin adını duyunca iyiden iyiye dumur oluyorum; zira projenin adı “Zamane Hatunları”ymış! Demek çalışan zamane hatunları böyle oluyormuş! Bunlar zamane hatunuysa ben neyim anlamıyorum; kendimi bir yere koyamıyorum! Bu sırada yine “samimi” bir sunumla, yarışmanın ikincisi anons ediliyor ve başka bir tataaaammm ! Bu hatun da ödül almaya gelememiş, çünkü beni buraya tıkıp kendisi gelemeyen arkadaşım gibi o da trafikte sıkışmış! Sunucumuz sağolsun, durumu kurtarmak için İstanbul trafiği muhabbeti serpiştiriveriyor araya. Hepimizi gülümsetiyor !!!!

Sonra herkes nefesini tutuyor ve yarışmanın birincisi anons ediliyor! Hayrettir ki yarışma birincisi hatun kişi ödülünü almaya gelmiş, gelebilmiş, toplantı salonuna varabilmiş. Ödülünü alıyor ve ödül aldığı yazısını okumak üzere sahneye siyahlar giymiş, yakışıklı bir tiyatro oyuncusu davet ediliyor... Er kişi yazıyı okuyor ve herkesin çılgın alkışları arasında, ödülü kazanan hatundan daha çok tebrik alıyor!!!! “Bu yazıyı daha önce de birkaç kez okudum ama hiç bu kadar güzel hisler uyanmamıştı içimde,” diyeninden, “Hepimizi ağlattınız,” diyenine kadar her türlü kokoş, yakışıklı tiyatrocunun etrafını sarıveriyor! Bu duruma daha fazla şahit olmamak için bana eşlik edebilecek bir arkadaşa doğru ilerliyorum; içki standına!! İşte bu güzel! Hemen kendime bir votka portakal hazırlatıyor, oraya gelmemin acısını çıkartmaya ve sarhoş olup etrafımdakilere katlanmaya çalışıyorum. Şarap, ordövr gezdiren garsonlar dolaşmaya başlıyor aralarda. Köşedeki bistroda takılan üç hatun, geçen her garsona atlayıp getirilen her ordövrden üçer beşer almalarıyla dikkatimi çekiyorlar. Demek kokoşların içinden de böyle hatunlar çıkabiliyor! Kahve fincanlarına benzeyen cam kapların içinde turuncu bir sıvı gezdirmeye başlıyor garsonlar. Hatunlar atlıyor hemen. Bana da getiriyor bir garson. Önceki turu pas geçiyorum ama, başka bir garson daha getirince ısrarlara dayanamayarak alıyorum denemek için. Soğuk İtalyan çorbasıymış meğer o turuncu sıvı. İçinde küçük bir buz parçası da var. Ufak bir yudum alıp tadına bakıyorum ama, nerde bizim mercimek, ezogelin?? Peh! Eline su bile dökemez! Mısır gevreği sosunun sulandırılmış hali gibi bir şey bu ! Zaten benim neyime soğuk İtalyan çorbası? Sonraki ikram, soya soslu karides. Garson pek methediyor “Tadı çok güzeldir, tavsiye ederim,” diye. Herhalde bir ben bilmiyorum tadını deyip, öğrenmek için hamle yapıyorum. Ama soya sosu o kadar bol ki, karides lümp diye boğazımdan geçip direkt mideme yolculuk yaparken ben, neredeyse burnumdan çıkan soya sosuyla uğraşıyorum. Tüm bunlar olurken de garson, yanımda bekleyip tadını nasıl bulduğumu öğrenmeye çalışıyor. Burnumdan çıkan soya sosuna aldırmamaya çalışarak ağzımdan tek kelime çıkmadan gülümsemeye çabalıyorum başımı tasdikler gibi bir aşağı bir yukarı sallarken. Garsondan utanıyorum herhalde ne biliim! Çocuk da beğendiğime sevinip beni burnumdan fışkıran soya soslarıyla yalnız bırakıyor. Birkaç dakika sonra gelen başka bir garson bana balık topları sunuyor bu kez.Balık ve top mu? Teşekkür edip onu pas geçiyorum. Az önce edindiğim tecrübeye göre neyle karşılacağımı az çok tahmin edebileceğim bir şeyleri denemek daha iyi olur diye düşünüyorum. Sonra elimdeki “arkadaşım” bitince yenilemek üzere içki standına doğru gidiyor ve yeni bir “arkadaş” ediniyorum. Bu sırada konuşulanlardan anladığım kadarıyla bu hatunların hepsi birbirini tanıyor, zira hepsi aynı ofisten ve ofisleri otelin 30 metre yukarısında bir yerlerde. Meğer ben ödül törenine geldiğimi zannederken, onların kendi aralarında düzenledikleri bir “happy hour” içine atmışım kendimi de haberim bile yokmuş. “Körler sağırlar birbirini ağırlar ödül törenine hoşgeldiniz!” diyorum kadehimi onların şerefine kaldırarak...

Getirilen peynir toplarından birini mideye indirirken, beni oraya çağırıp tek başıma bırakmış sevgili dostum iniyor asansörden. Şampuan reklamı çekecek gibi gözükmüyor. Parlayan, şıkırdayan bir yeri de yok. Rugan ayakkabı bile giymemiş; sıradan işte... Benim gibi bişii... Yanıma yaklaşıp beni yanaklarımdan öperken özür diliyor ve soruyor. “N’aber? Nasıl geçti ödül töreni?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder