29 Eylül 2010 Çarşamba

İşyerindeki Kadınlar Tuvaleti - Sosyal Paylaşım Mekanı

Valla erkekler tuvaletini hiç bilmem. Ama işyerindeki kadınlar tuvaleti hatunların sosyal paylaşım mekanıdır ve bizim için yeri apayrıdır. Çünkü orası sadece çiş yapmak için günde en az 6-7 şer kez ziyaret ettiğimiz bir yer değil aynı zamanda cep telefonlarımız aracılığıyla günlük görüşmelerimizi yapıp sms atmak için kullandığımız, ağlamak için gizlendiğimiz, kız arkadaşlarımızla toplanıp erkek arkadaşlarımızı çekiştirdiğimiz, patronlarımızdan yakındığımız, birbirimizle yemek tarifleri ve indirime giren markaların isimlerini, neyi nereden daha ucuza bulabileceğimiz gibi tüyoları paylaşıp, makyajımızı yapmak ve gün içinde de yapılan makyajı kontrol etmek için sık sık ziyaret ettiğimiz, en önemlisi hiç utanmadan birbirimize her gün ne kadar güzel olduğumuz yalanını bıkıp usanmadan söylediğimiz en birincil mekandır. Hatta bu mekanlarda, üşenmeyip evden fön makinası getiren ve saçına fön çeken/çektirenler olduğu bile gözlemlenmiştir. Zaman zaman sigara tüttürenlerin olduğu bile düşünülürse, tek eksiğinin kahve makinası olduğunu söyleyebilirim.

Şirketteki toplantı odalarında bile belki oradaki kadar konu tartışılmıyordur. Hatta yine bazı konuların burada karara bağlandığına şahit olunmuştur. Şirkette kim terfi etmiş, hangi yöneticinin “Aman kimseye söyleme” diye bin tembih ederek verdiği sır sağır sultan tarafından bile duyulmuş, kim istifa edecek, kimin ayağı kaydırılacak, kime ne kadar bonus verilecek, hangi departmana yeni bir yakışıklı başlamış, kim kiminle çıkıyormuş şeklindeki tüm dedikoduları öğrenebileceğiniz en sağlam “sosyal paylaşım mekanıdır” şirketin kadınlar tuvaleti.

Yalnız bu mekanın ufak bir sorunu vardır. Ne yazık ki genelde pistir. Bunca yıllık iş hayatımda, çalışan insanların eğitim düzeyinin genel olarak yüksek olduğu kabul edilirse, bu sosyal içerikli ortamın neden her zaman pis olduğunun anlaşılabildiği tek bir işyerine rastladığım da görülmemiştir. “Eşeğe altın semer vurmuşsun eşek yine eşek” sözünün doğruluğu bir kez daha ispatlanmıştır. Business kartımızda ne yazarsa yazsın hepimiz eşeğiz(!) manasına gelir bu. Her tuvaletten çıkanın “Bu tuvaletler neden bu kadar pis” diye yakındığı düşünüldüğünde herkesin sütten çıkma ak kaşık olma durumu sözkonusudur. Eh, bu da şirketten kimse bunu yapmadıysa, kadınlar tuvaletinin gerçek anlamda “içine eden” kişilerin ancak şirket dışından olabileceği tezini gündeme taşır. Öyle ya, ben s*çmadım, o da s*çmadı, peki kim s*çtı polemiği ancak bu şekilde çözümlenebilir!

Bir de tuvalette helacıbaşı tadında takılan hatunlar vardır. Onlara dikkat etmek gerekir. En beklenmedik (mesela çok çişiniz olduğu ve sallana sallana sıra beklediğiniz ya da ağlamaklı suratınıza su çarpıp akan makyajınızı düzeltmek için kendinize aynanın önünde yer açmak istediğiniz) bir anda size gizlice yaklaşıp neden moralinizin bozuk olduğunu sorabilecek tiynette insanlardır bunlar. Aslında onları pek, hatta hemen hemen hiç tanımazsınız ama bu, onlar için hiç önemli bir detay değildir. Kamu alanına sümüklü bir şekilde girdiğiniz an, siz de kamuya mal olmuşsunuzdur onlar için. Bu tipler için sizin onu ne kadar tanıdığınız, onunla en gizli sırlarınızı paylaşmak isteyip istememeniz önemli değildir. O, bara tek başına gitmiş, morali bozuk olduğu her halinden anlaşılan bir hatunun gazozuna ilaç damlatıp amacına ulaşmak isteyen Nuri Alço tavrıyla hemen yanınızda bitiverir, ve emeline ulaşmak için de her türlü taktiği dener.

Mesela en bilinen yaklaşımı sizin bir numaralı arkadaşınız olma taktiğidir. Buna kendisini o kadar inandırmıştır ki, size ancak en samimi arkadaşınızın sorabileceği türden soruları yöneltmekte hiç çekince duymaz. Sizse, ona sümüklü bir şekilde yakalanmış olduğunuz için bu soru-cevap trafiğine baştan 1-0 yenik başlamış sayılırsınız, zira sümükler burnunuzdan akarken vereceğiniz “Yok bir şey” tarzı cevap, bu Nuri Alço kılıklı sülüğü sizden uzaklaştırmaya asla yetmez. Şanslı bir gününüzse o sırada tuvaletlerden birinin kapısı açılır ve kendinizi içeri atıp tek kişilik özgürlüğünüze kavuşabilirsiniz.

Diğer bir taktiği, hemen ortak bir muhabbet açmaktır. Mesela, az önce içeride biriyle tartıştığınızı duymuş ama konunun ne olduğunu anlayamamışsa, hemen o kişiyle ilgili bir konu açıp kendisinin de ondan pek hoşlanmadığı ortak paydasından hareketle sizi yakalamaya çalışır. Eee, ne de olsa “ortak düşman her zaman insanları birbirine yaklaştırır”di mi? Size bu da sökmedi diyelim. O zaman ses tonu taktiğini kullanır. Sümüklü bir anınızda olun olmayın, sehven aynı anda tuvalette olmanız bile yeterlidir bazen onun için. O anda öğrenmek istediği, ilgisini çeken konu neyse hiç çekinmeden açar konuyu kulağınıza doğru eğilip sesini büründürdüğü fısır fısır tonla.. Bu da başka bir taktiktir. Size bir sırrını açıyormuş hissi verip bir anda ağzınızdan baklayı çıkartmanızı sağlamaya çalışırken ses tınısına bile özen göstermesi ayrı bir alkış haketmesini sağlar. Eee, ne de olsa hedefe ulaşma yolunda her şey mübahdır, değil mi?

Şirketten biriyle ilgili bilgi mi toplamak istiyorsunuz? Yeni bir yakışıklı mı düşmüş yoksa piyasaya? Hepinize tavsiye ediyorum. Bırakın şu feysbuku ya da tıvitırı falan. Gidin, şirkette takip etmek istediğiniz kim varsa onun hakkında bilgi edinmek için kadınlar tuvaletinde biraz daha fazla takılın. Bahse girerim, neler öğreneceğinize siz bile şaşıracaksınız!

27 Eylül 2010 Pazartesi

Şimdi Uzaklardasın... Gönül Hicranla Doldu...

Kötü bir haber aldım bugün… Eskilere götürdü beni...

Biz 70 kuşağı hatunları olarak, genç kızlık dönemimizde şimdikiler gibi her yere gidemezdik.

Doğruyu söylemek gerekirse, izinsiz hiçbir yere gidemezdik! Özellikle bizim mahalledeki hatunların hemen hepsinin eğlence hayatı, “benim babam”dan koparılacak izne bağlıydı diyebilirim. Nasıl mı? Bu bahsettiğim kolejde okuduğum zamanlar... Oturduğumuz şehir küçük. Bugünkü gibi insanı yutan bir şehir değildi yaşadığımız. Hemen herkesin birbirini tanıdığı, ufak ve samimi yerlerden.

Büyük şehirli olanlarınız şaşırabilir bile ama, benim daha önce hiç tanışmadığım annemin bazı arkadaşları bile, (bir şekilde caddede denk geldiğimizde) bana, "Sen İnci'nin ufak kızı mısın?” diye sorardı... Şimdilerde oturduğum bir milyon metrekarelik sitede, karşı komşumu bile tanımadığım düşünülürse, epey farklı zamanlarmış...

O zaman dilimine ait sürüyle anım var benim. Beni ben yapan anılar...

Mesela bunların birinde saat sabahın ikisi... Belli ki o gece eğlenmeye gitmişiz ve babacım, yazlığın terasında ablamla benim eve dönüşümüzü bekliyor.. Biz daha kapıdan içeri girer girmez de: "Hoşgeldiniz," diyerek oturduğu koltuktan kalkıp bizleri alınlarımızdan öpüp kokluyor . Bir sonraki sözü ise “İyi geceler”. Hemen yatmaya gidiyor. Çünkü tek derdi eve sağsalim varmış olmamız...
Bir diğerinde kamptayız... Bütün gençler biraraya toplanmış. Herkes o gece gidilecek disko için anne veya babasından izin koparma peşinde. Biz de ablamla, babamın gözünün içine bakıyoruz tabii. Etraftaki bazı arkadaşlarımız ağlayarak oradan uzaklaşırken, babam bize izin veriyor. Ama bir şartı var: Meyve tabağındaki üzümleri bitirmemiz lazım :o) Babam şeker gibi bir adam...
O zamanlar küçük şehirlerde yaşayanlarınızın bildiği üzere, bir yere gitmek için izin istediğinizde babalarınızın soracağı ilk soru: "Başka kimler geliyor?" olurdu. Bu soruya verilecek en akıllı cevap ise, sizinle geleceklerin arasında babanızın tanıdığı, güvendiği bir kız arkadaşınızın ismini zikretmek olurdu. Zira bunu yapacak kadar akıllı olanlar, arkadaşlarıyla birlikte dışarıda eğlenmeye bir adım daha yaklaşırdı.

Biz mahallede işe, babamdan izin isteyerek başlardık. Çünkü babam “Peki” demişse zaten olay biterdi. Zira ablamla ben devreye girer, izin almakta zorlanan arkadaşlarımızın aileleriyle pazarlığa oturur, onlar adına da izin koparırdık. Bu konuda pek zorlandığımız söylenemezdi; tabii tek bir ev dışında. Pazarlıklardan en çetini, Şebnem'in babası ile olur, olay şöyle gerçekleşirdi:

Şebnem, babasından izin almanın uygun olduğu zamanı tespit edip ablam ve bana saat kaçta onlarda olmamız gerektiğini önceden haber verirdi. Tabii o zamanlar cep telefonu falan olmadığından, biz senaryonun oynanmaya uygun olduğunu düşündüğümüz zamanlarda (Şebnem'in annesi kızı için izin almak adına girişi yapıp, ortamı yumuşattıktan sonra) Şebnemler'in evine damlayıp başlardık Aziz Amca'ya izin için yalvarmaya... Yok işte Şebnem bizimle gelebilir miymiş de.. Şebnemsiz eğlence eksik kalırmış da... Bizim babamız izin vermiş, isterse babamızı arayabilirmiş de... Yemin billah gece 12'den önce evde olurmuşuz da... Gideceğimiz yer kötü bir yer olsa zaten bizim babamız da izin vermezmiş de... Falan da, filan da... Aziz Amca (Şebnem’in babası) bir yandan ufak ufak demlenip hafiften atıştırırken, bir yandan da bizi, başka kimlerin geleceği, bizimle gelecek arkadaşlarımızı veya babalarını kendisinin tanıyıp tanımadığı, arabayı kimin kullanacağı gibi konularda sorguya çekerdi. Bu arada da fonda, inceden başlamış olurdu her zamanki şarkısı: Şimdi uzaklardasın... Gönül hicranla doldu...
Ahiret sorularının yeterli olduğuna karar verip ikna olduğunda izin verdiğini belirten el işaretini yapar ve biz de çığlık çığlığa Aziz Amca'nın ellerine ve yanaklarına saldırır, onu tuttuğumuz öpücük yağmuruyla bir nevi teşekküre boğardık. O ise aslında belki de en başından vereceği izni bizi böyle uğraştırıp zorladıktan sonra onaylamanın keyfiyle bıyık altından güler, biz Şebnem'in odasında giyeceklerimizi yatak üstüne saçarken, odadan yükselen kahkahalarımızı dinlerdi. Bu arada bizleri uğurlarken saat 12'yi bir dakika bile geçirmememiz hususunda bize uyarıda bulunmayı ihmal etmediğini ayrıca söylememe gerek var mı bilmiyorum.

Tuhaf bir rastlantı sonucu radyo dinlerken Şebnem’den gelen telefon, Aziz Amca’mın artık aramızda olmadığı haberini fısıldadı kulağıma... Bense o sırada radyoda çalan şarkıyı farkedince gözlerimden akan yaşlara rağmen gülümsememe engel olamadım…

Şimdi uzaklardasın... Gönül hicranla doldu... Hiç ayrılamam derken... Kavuşmak hayal oldu...

23 Eylül 2010 Perşembe

İşyerine Çalışmaya Değil, Koca Bulmaya Gelen Tikitoşlar

Kafalarında işyerine dair kurdukları denklem ancak "İş Hayatı = Koca Bulmak" ile sınırlı olanlardan nefret ediyorum... Tamam, belki de tam olarak nefret etmiyorumdur; çünkü bir taraftan benim de son şansım olduğunu düşünmüyor değilim. Ama en azından etrafta alenen "Koca Arıyorum!" şeklinde gezinmiyorum yani!

Belki hatırlarsınız. Hoşgeldin Esas Oğlan başlıklı yazıda bir tür Kutsal İttifak'tan bahsetmiş ve bu tip hatunlarla ilgili ayrıca bir yazı yazacağımı da belirtmiştim. İşte bu yazı o yazı.

Her şeyden önce bu tip hatunların çalışma hayatında varolma nedenlerini yazmak lazım, ki bu da "Uygun bir koca adayı yakalamak!" Peki, bu hatunları nasıl tanırsınız? Bu tip hatunlar gündüzün köründe, gecenin körü gibi giyinirler. Hani sanki sabah işe değil de, akşam işe gidermiş gibi :o) Hani o kıyafetle kahvaltı yaptıklarını düşünmek bile komik olur, zira muhtemelen giydikleri kıyafetin yanına bir peynirli poğaça, yanına da ince belli bir bardakta çay değil de, olsa olsa bir bardak martini eşlik edebilir. Onların kıyafetleri iş kıyafeti değil, daha çok gece kıyafeti, hatta tam tabiriyle "tuvalet" tadındadır.

Diyelim o kadar abartılı bir kıyafet giymemişler... Kıyafetin kumaşı olmasa bile başka bir yeri mutlaka abartılıdır. Mesela normal iş kadınlarının etek boyları dizde, ya da diz üstünde olursa, bu normal olmayan koca avcılarının normali de dizin üstünde, ama nedense kıçlarının hemen altındadır. Belki abartı diye inanmayacaksınız ama, bir kere, liseli fantezisi yapıp ekose etek giyerek işe gelenini bile görmüştüm. Ve inanın abartan ben değilim!

Bu insanların bir şekilde mutlaka dikkat çekmeleri gerektiğinden, bazen aksesuarları abartılı olur. Ne bileyim, mesela avize tadında küpeleri ya da dirseklerine kadar taktıkları hayvan boyutunda bilezikleri vardır. (Hatta bu bilezikler bazen, şakkırı şukkuru şeklinde çıkardıkları sesler yüzünden ekstra sinir bozucu olurlar) El tırnakları her zaman manikürlü ve mutlaka moda renge boyanmıştır. Küpeleri yoksa kolyeleri, o da yoksa broşları vardır... Vardır da vardır...

Gelelim ayakkabılara... Zaten genelde bir giydiklerini ertesi gün asla ayaklarında göremezsiniz. Ve de pek tabii o ayakkabılarına uyan çantalarını. Ayakkabılar genelde seksidir. Topukları ise hani şu apartman topuk olanlardandır ama onlarınki pek tabii gökdelen topuktur. Çünkü onlara apartman derseniz ayakkabıları gücenebilir. Yalnız bu hatunları belki de tebrik edebileceğimiz tek bir konu vardır: Gökdelen topuklularla yürümek. Bu konuda kendilerine hakettikleri yıldızlı pekiyilerini vermek gerekir. Onları gören, analarının karnından değil topuklularla fırlamak, ana rahmine bile topuklularla düştüklerini sanabilir. Onların ayakları ağrımaz, bilekleri burkulmaz, ayakkabıları hiç çamurlanmaz, hatta tozlanmaz.

Şimdi sıra suratlarında... Pek tabii gece elbisesi giyince, suratınıza yapacağınız makyajınız da gece makyajı, saçlarınız da ona uygun bir saç olur. Suratlarında kalıp kalıp fondöten bulmak mümkündür. Zira, suratlarına sürekli bu bulamaçlardan sürdüklerden, ciltleri bir türlü hava alamaz ve yüzlerinde her gün, kapatma gereği duydukları bir terslik mutlaka gerçekleşir. Allık, far, "maskara" ve daha belki benim henüz adını bile duymadığım bir sürü başka şeyi de kullanarak suratlarını "maskara"ya çevirirler. Takma kirpik ve hatta peruk takıp gelenler var bizim işyerinde. (İki gözüm önüme aksın tuvalette gördüm!) Saçlarına dair de iki kelam yazmam gerekir bence... Onlar muhtemelen yataktan kalktıklarında bile düzgündür. Zira o saçlara ne yağmur işler, ne de kar. Fırtına kopsa bile o saçların bir telinin yanlış bir şekle girdiğini, mesela rüzgara yenik düşüp uçuştuğunu asla görebilen olmamıştır.

En önemli özelliklerinden bir diğeri: Mutlaka ama mutlaka sıfır beden olurlar!! Siz her türlü yemeğe saldırıp, tüm gün yediğiniz tatlılar yetmezmiş gibi daha da fazlasını yememek için kendinizi zor tutarken, onların tüm yedikleri salatadır!

Bu hatunlardan niye mi bahsettim? İş hayatının bir parçası olma sebebi koca adayı bulmak olan bu tip bir tikitoş Cenk'in etrafında fır dönmeye başladı da ondan! Bu yetmezmiş gibi bugün ikisini başbaşa kahve içip kikirdeşirken yakaladım üstüne üstlük! Saçlarını yolucam o yellozun, o olacak yemin ederim! Hatun, şu bahsettiğim Kutsal İttifak'ta. Ve Tuna ile karar verdik: Bugünden tezi yok karşı atağa geçmeliyiz!

Şimdi benim uyumam lazım... Daha planlamam gereken hain bir saldırı var!

20 Eylül 2010 Pazartesi

Pazar Pazar İşyerinden Telefon? Aoooo !

Ben artık işe gitmek istemiyorum... Hiç gitmek istemiyorum... Bıktım usandım çalışmaktan; tam tabiriyle milletin ağız kokusunu çekmekten. Normalde ailenizden biri yapsa yüzde yüz kavga konusu olabilecek türden şeyler, patronunuz ya da iş arkadaşınız tarafından yapıldığından tahammül edilmesi gereken şeyler oluveriyor. Neden? Çünkü yaşamak istiyoruz. Yaşamak için yemeğe, içmeye, barınmaya ihityacımız var. Tabii bunların hiçbiri bedava yapılmıyor ne yazık ki. Hepsi için paraya gerek var ve bunun için de, şayet ensesi sağlamlar kulübüne üye değilseniz, çalışmanız gerekiyor.

Bugün yine canım çok sıkıldı. Pazar pazar, evimde keyif yapıp kitabımı okurken, telefonum çaldı. Veee... Sürpriiiz! Arayan bizim Ulu Manitu. Zaten ismini daha blekbörimin ekranında görür görmez anladım canımın sıkılacağını ama sıkıyorsa cevaplama telefonu. Neyse, daha telefonumu açar açmaz başladı bizimki veryansına. Yok efendim seyahatten az önce dönmüş de, arkadaşlarını barbeküye davet etmiş de, meğer bahçıvan çimleri kesmemişmiş, havuzu klorlamamışmış da... Yeşil bir havuz ve uzun çimlerin arasında bataklık gibi yerde nasıl barbekü yapılabilirmiş de... Ben bu adamı kontrol etmemiş miyim de... Falan da, filan da... Çan çan çan ötüp canımı sıkmayı başardı her zamanki gibi. Tabii hemen bahçıvanı arayacağımı ve gerekli ayarlamaları yapmasını sağlayacağımı söyledim ama, kaç para... Pazar keyfimden eser bile kalmadı tabii. Ne kadın ya! Ya da bu patronların hepsi, her daim böyle olmak zorunda mı? Hayatlarında bir şey ters gittiğinde, illa o şey için kendilerinden başka birini suçlu bulup ona çıkışarak kendilerini iyi hissetme çipleri mi vardır nedir. Yoksa böyle olmayı (suçu hep başkalarında bulmayı) yaşadıkça mı öğreniyor bunlar? Bir zamanlar kendi patronlarının onlara yaptıklarının intikamını mı alıyorlar acaba? Hepsinin aynı b*k olmasının bir sebebi olmalı. (Burada sansür yok değil mi, istediğim gibi hitap edebilirim patronların tümüne birden!)

Bir Pazar günü de evimde rahat rahat oturamayacak mıyım, yoksa pazarları artık tatilden sayılmıyor da bana mı haber vermeyi unuttular? Tatil gününde insanın işyerinden telefon alması kadar sıkıcı bir şey olabilir mi yahu? Hem de böyle bir günde arandığınıza göre, kesinlikle ortada bir problem var demektir. Yoksa Ulu Manitu beni niye arasın? Barbeküye çağırmak için değil herhalde !

İşe gitmem için tek itici güç Cenk oldu benim için artık. Her ne kadar ayrı katlarda çalışsak da (ben tabii ki
plazanın en üst katında çalışıyorum) gün içinde bir şekilde denk gelebiliriz diye giydiğim kıyafetlere bile daha bir dikkat eder, özen gösterir oldum. Hatta Tuna ile birlik olduk, onunla ortak arkadaşımız var mı diye bile araştırıyoruz. Henüz araştırmalar bir sonuç vermedi ama, belli mi olur? Umudumu da yitirdiğim gün, bittiğim gündür!

Yani demem o ki, pazar günü Ulu Manitu beni aramışsa eğer, pazartesileri daha bir sendrom oluyorum! O da arkadaşlarıyla eğlenedursun bakalım ! Hayat çok zor !

19 Eylül 2010 Pazar

Hâlâ Korsana Hayır Diyen Okurlara Ekonomik Öneri !

Hepinize iyi pazarlar !

Bugün de hemen her pazar olduğu gibi bir elimde kahve, bir elimde kitabım, ayaklarımı uzatmış keyif yapıyordum ki.... Birden aklıma geldi... Uzun zaman önce keşfettiğim bir ekonomik kitap sahibi olma seçeneğini sizinle de paylaşmam gerektiği... Belki zaten biliyorsunuz... Benim ekonomik keşfim D&R'ın web sitesi. http://www.dr.com.tr/Default.aspx

Yaptığımsa şu: Alışveriş yapan İsmet, internetten alışverişe oldum olası pek de ısınamamış, her aldığına illa ki dokunmak, gerekiyorsa koklamak, gerekiyorsa tartmak isteyen biri... Ama satın alacağı şey kitapsa bu daha da kötüleşiyor ve mutlaka kitapçı gezip farklı raflar arasında dolaşmak istiyor. Hepimiz biliriz, kitapları mutlaka ele almak, arka yazılarını okumak, kitabın kokusunu duymak ayrı bir zevktir... Ama kitap alışverişi için daha ekonomik bir yol keşfetmiş bulunuyorum artık. O da belki bu yazdıklarımdan sonra size inandırıcı gelmeyecek olsa da, internetten kitap almak :o) Bunun için alışkanlıklarımdan vazgeçmiyorum tabii ! Kitaplarımı seçmek için önceden yine de mutlaka gidip geziyorum D&R'ı, Remzi'yi, İnkılap'ı.... Ama beğendiğiklerimi/seçtiklerimi, (hatta dvd ve müzik albümlerini) mutlaka D&R'ın internet sitesinden sipariş veriyorum, zira her şey tam %20 daha ucuza geliyor! Ayrıca sipariş tutarınız toplamda 50 TL.yı aşarsa, kargo ücretini de vermiyorsunuz ve inanın, sipariş verdikleriniz (stoklarda varsa) maksimum 3 günde elinize geçmiş ouyor. Diyelim ki bir problem oldu ve siparişiniz elinize ulaşmadı. O zaman da, dilerseniz müşteri hizmetlerini arayabilirsiniz, dilerseniz de, siparişinizle ilgili tüm bilgileri, yine aynı web sitesinden, ödeme sürecinden tedarik sürecine, kargonuzun yola çıkıp çıkmadığından, o an için kitaplarınızın nerede olduğuna kadar, her detayıyla takip edebiliyorsunuz ! Ayrıca kitapları taşımak zorunda da kalmıyorsunuz ! :o) Haa, unutmadan ! Ödeme yapma şekliniz "havale" olduğunda, ekstra %2 indirim daha alabilirsiniz...

Toplamda siparişiniz en az %22 (havale ile birlikte %24-25) daha ucuza gelmiş oluyor ve kendi siparişlerimden örnek verecek olursam, ortalama her dört kitabımdan birinin bedavaya gelmiş olduğunu söylemem yanlış olmaz.

Siz de hala, korsana karşı, emeğe değer veren ama bir şekilde daha ucuza ilk elden kitap okumanın yollarını arayanlardansanız, şiddetle tavsiye ederim.

Keyifli pazarlar !

16 Eylül 2010 Perşembe

Fatmagül'ün Suçu Ne?

Az önce seyrettim yeni bir Ay Yapım projesi olan Fatmagül'ün Suçu Ne dizisinin ilk bölümünü... Aslında başından itibaren seyrettim diyemem. Ben kanalı açtığımda dizinin ilk saati çoktan bitmişti ama konusunu bildiğimden ve dizi izleyicisini +7 olarak gördüğümden, seyretmeye devam ettim... Neler olacağını tahmin ettiğim tecavüz sahnesine kadar... Sahnenin çekiminden, oyunculuktan, senaryodan, şundan bundan bahsetmek için geçmedim bilgisayarımın başına. Bir kadın olarak, tüm Fatmagüller adına, tüylerim diken diken seyrettim sahneyi... Ve dedim ki, madem artık bir blog yazarıyım, henüz hiç kimse benim farkımda olmasa da ben buraya hislerimle ilgili bir şeyler yazmalıyım. Madem, belki ileride, birkaç kişiye bile olsa ulaşma ihtimalim var, bu fırsatı kaçırmamalıyım...

Fatmagüller geldi aklıma... Tüm kadınlar... Erkekler karşısında her ne kadar okuyup "adam olarak" bir yerlere gelebilseler, kendilerini ispat edebilseler de, fiziki güç olarak erkeklerden her zaman zayıf olan kadınlar...

Şiddete, kapkaça, tartaklanmaya, tacize, cinayete, tecavüze maruz kalan kadınlar... Genç kızlar... Küçücük çocuklar... Nineler... Hatta en güçlü görünen iş kadınları bile... Umutsuz İş Kadınları... Bırakın tecavüze uğramayı, işyerinde gördükleri cinsel tacizleri bile bildirip şikayette bulunmayan üniversite mezunu, kendi ayakları üzerinde duran iş kadınları. Peki bu kadınlar neden ses çıkartmazlar? Kendilerine yapılanı, alınlarına sürülen leke olarak kabul ettiklerinden mi? Yoksa, mutlaka bir şekilde yapılan iğrençliğin yapılma sebebinin kendi suçları olduğunu düşünmeleri mi? Bunlar en çok tecavüz ve taciz gibi olaylar için geçerli gibi geliyor bana. Mesela, iş yerinde tacizi yapan ahlaksızın iğrençliğini örtbas etmek için, tacize uğrayan kişinin kıyafetlerinin tahrik edici olarak gösterilmesi gibi. Ya da tecavüze uğrayan kişinin. Bu ne demek? Benim böyle bir savunmayı ya da olguyu anlayabilmem mümkün değil ! Hiç bir zaman da olmayacak zaten. O zaman kadınlar, erkekler uçkurlarına sahip olamıyor diye kapansınlar. Erkekler rüzgarda uçuşmasından etkileniyor, kendilerine hakim olamıyor diye saçlarını kapatsınlar, başlarını örtsünler. Neden? E çünkü "erkek" rahatsız oluyor ! Sen de hatun olarak erkeğini, kendinden bile önde tutup ona göre hareket etmek, gerekirse kendi özgürlüklerinden feragat etmek zorundasın. Madem tecavüze uğramak istemiyorsun, o zaman geceleri sokakta gezmeyeceksin. Yoksa başına böööle kötü şeyler gelir işte, sen kaşınmışsın !

İşte, en uygar toplumundan en ilkeline, güçlü olan her zaman, güçsüz olanı ezer. O güçlüdür ya, istediği kadına sahip olur. Kadın istemiyorsa üstüne oturur; çığlık atıyorsa ağzını kapatır; çok ses çıkartıyorsa bir yumruk atıp bayıltır ama sonunda istediğini alır. Oysa bilmez ki doğada bile erkek, dişiye sahip olmadan önce ona kur yapar, kendini beğendirmeye çalışır. Kendisini seçtiğini açıkça belli eden dişiyle çiftleşir. Hayvanların erkeği bile, erkekler kadar hayvan olmaz yani. Tabii, benim sözüm kadınları döven, aşağılayan, tartaklayıp darp eden, tecavüz eden, ya da genel olarak bir şekilde kadınlara kötü davranan erkeklere...

Ama biliyor musunuz? Böyle davranan her erkek müsvettesine karşı yapabileceğimiz şeyler var. Asla çaresiz değiliz. Bu çağdışı insanları toplumdan uzak tutmak, kendi lekelerini, kendi alınlarına sürerek herkesin kimin gerçekte pis olduğunu gösterebilmek ve bunu yapan insanları yetkili mercilere şikayet edip, bunu başka insanlara da yapmalarını engellemek gerekir.

Bu şekilde iğrençliğe maruz kalmış biri, olur da bir gün, bu yazıyı okursa umarım başı dimdik, gerekli yerlere gerekli şikayetlerde bulunur ve erkeklerin böyle bir hakları olmadıklarını gösterir.

Fatmagüller'in Suçu Yok ki...

Hoşgeldin Esas Oğlan !

Helloooo ! Yine ben !

Öncelikle çok mutlu olduğum hemen kayıtlara geçsin lütfen. Zira bugün itibariyle sizlere anlatacağım bir Esas Oğlan gerçekten de hayatıma girmiş durumda. Ne kadar zaman boyunca size onunla ilgili bir şeyler karalayacağımı Allah bilir ama en azından kalbim, çok uzun süredir atmadığı kadar pır pırladı bugün. Hani birinden çok etkilendiğinizde kalbiniz daha bir hızlı çarpar, daha hareketli hissedersiniz, içiniz içinize sığmaz ya; tam o cinsten bir pırpırdı bu.

Başıma gelenler sanki bir film setindeymişim hissini vardı bana. Çünkü bugünkü tesadüf, gerçek olamayacak kadar güzeldi bence. Çok da uzatmadan hemen sadede geliyorum.

Şirketimiz son birkaç gündür, işyerinde yeni başlayan bir yakışıklı ile ilgili söylentiler dolayısıyla oldukça
hareketlenmişti. Yok şöyle yakışıklı, yok böyle iyi giyiniyor, yok harika bir gülümsemesi var, yok ne kadar iyi bir öğrenim görmüş şeklinde cümleler havada uçuşuyordu. Hani bazı şirketlerde vardır ya asıl amacı çalışmak değil de koca bulmak olan hatunlar. Hah, işte onlardan bizde de var. Hatta bunlardan bazıları hakikaten sırf gardıroplarını göstermek için işyerine geliyorlar diye düşünüyorum. Zira giydiklerinin parasını, bizim şirketten aldıkları maaşları karşılıyor olamaz. (Bırakın da bir CEO asistanı olarak kim, ne kadar para kazanıyor o kadarını da biliyim; di mi ama?) Bu hatunların kendileri gibi birkaç kişiyle kurdukları (iyi geçinip geçinmemekten değil, sadece aynı giyim tarzı ve ortak kutsal amaç yüzünden) bir ittifakları var. Gelin biz bunlara "Kutsal İttifak" diyelim. Bu Kutsal İttifak, şirkete yeni bir yakışıklı gelmeye görsün, siz daha yakışıklının şirkete geldiğinden haberdar bile olamadan, hemen Sherlock Holmes'un Dr.Watson'ı gibi araştırmacı kişilikleri sayesinde çocuğun soyağacından,  giydiği donun cinsine kadar her şeyi öğrenmiş olur. Size söz, onlarla ilgili daha detaylı bir bilgi içeren ayrı bir yazı yazıcam; çünkü bence onlar gerçekten incelememiz gereken doneler :) Ama şimdi izninizle esas konuma devam etmek istiyorum.

Şimdiii... Bu Cenkle (çocuğun adı buydu) ilgili söylentiler benim de kulağıma geliyordu ama henüz kendisiyle tanışma fırsatı bulamamıştım. Dün sabah erkenden gerçekleşecek toplantıda ben de Ulu Manitu (Benim Patron) ile birlikte orada bulunacak ve her zamanki gibi not tutacaktım. Bu toplantıya girmeden önce, Ulu Manitu'nun direk raporlarından biri (bilmeyenler için: direk rapor ilgili yöneticiye direkt bağlı olan personel demektir; arada başka bir kademe olmadığını belirtir) telefonla beni arayıp toplantıdan önce 5 dakikalığına Ulu Manitu'nun ofisine gelmek istediğini, mümkün olup olmadığını sordu. Müsait olduğunu belirttikten 2 dakika sonra Ömer Bey, yanında neredeyse hakkında şehir efsaneleri anlatılmaya başlanılmak üzere olan meşhuuur Cenkle masamın dibinde bitiverdi. Başımı kaldırıp tam "Günaydın" demek üzereydim ki, yakışıklı ile gözgöze gelmem ve kıpkırmızı kesilivermem bir oldu! Bizim yakışıklı da beni görünce hafifçe gülümsedi (hatta bayağı bayağı güldü!). Ömer Bey, "İsmet Hanım size yeni finans müdürümüz Cenk Bey'i tanıştırayım. Arzu Hanım  müsaitlerse odasına girip kendisiyle de tanıştırmak istiyorum Cenk Bey'i" dedi. Ben, yanaklarım al al, şu bizim Cenk Beyle el sıkışıp "Aramıza hoşgeldiniz" dedim. Dedim demesine ama, sesim bile zor çıktı, belki sadece mırmırlamış bile olabilirim. "Günaydın" diyen yakışıklı Cenk uzanmış elimi sıkarken, ben hemen aceleci ve heyecanladığım zamanlardaki ne yaptığını bilmez tavırlarımla direkt odaya yönelip Ulu Manitu'nun ofisine kendilerini aldım. Kapıyı kapatır kapatmaz, suratıma su çarpmak ve az önceki şoku atlatmak için doğru kadınlar tuvaletine koştum. Bizim Cenk, benim geçen gün Starbuck'ta karşılaştığım, bana gülümsemesinin nedeninin beni beğenmesi olduğunu düşünerek kırıttığım ve burnumdaki kapuçino köpüğüyle yerin dibine geçtiğim yakışıklının ta kendisiydi! Beni bu şekilde tanımış olduğu için ölmek istiyordum!

Tuvaletten döndüğümde onlar ofisten çıkıp gitmişti. Ben de aklım şu bizim yeni finans müdüründe,
Ulu Manitu'nun toplantı için istediği dokümanlar ve gerçekleştirilecek sunumla ilgili koşuşturmacama geri döndüm. Toplantı bittikten sonra, işyerindeki ve özel hayatımdaki en iyi arkadaşım olan Tuna ile kahve içerken gördük Cenk'i. Etrafı birkaç Kutsal İttifakçı ile çevrilmiş, halinden oldukça memnun gözüken bir tavrı vardı ve tabii ki sinir oldum ! (Bana n'oluyosa!)
 
Ama bu arada kalbimin, tüm gün sebepsiz yere pırpırlanmasına da engel olamadığımı belirtmeliyim. Sanırım bundan sonra işyerindeki günlerim biraz daha hareketli geçmeye başlayacak. 
 
Hoşgeldin Esas Oğlan !

14 Eylül 2010 Salı

Kadın Dediğin…

Kadın dediğin sadece kadın olsa... Erkekliğe soyunmasa... Soyunmak zorunda kalmasa, bu durumda bırakılmasa... Kendi parasını kazanmak zorunda olmadan yaşayıp gitse... Gencecikken, üniversiteye bile gitmeden hemen evleniverse... Baş göz edilse... Okuyup “adam” olmadan, gözü açılmadan...

Ailesinin (özellikle annesinin) her duasında yer verdiği gibi, ailenin kızının mürüvveti bir an önce gerçekleşse... Kadının, bir genç kızın hayatındaki en büyük dönüm noktası onun üniversiteyi bitirip elinin ekmek tutmaya başladığı zaman değil de, evlendiği zaman olsa... Olmuşken tam olsa, mümkünse başını da örtüverse... Cesur olmasa, ailesine “Okuycam” diye diklenmese, tutturmasa da ailenin dirlik ve düzenini bozmasa.

Kadın dediğin....

Kadın dediğin, genç kız dediğin babasının sözünden çıkmasa... Birkaç kuruşa ya da bir karış toprağa feda edilip de istemediği biriyle evlendiriliverse... Ses çıkarmasa, söz dinlese... Riayet etse... Etse de, töre cinayetine kurban gitmese... Kitap okumasa... Okuyup ufkunu genişletmese de kendini saran, kendi gibi insanların oluşturduğu küçücük çemberin dışına çıkmayı aklına bile getirmese... Tek bildiği, becerebildiği, anasından öğrendiği yemek pişirmek ya da dikiş dikmek olsa... Erkeklerin güçlü kadınlardan hoşlanmadığını o küçük kafasına soksa; zayıfı oynasa... Her işin altından kalkmaya çalışıp kendi ayakları üzerinde duramasa... Durmaya çalışmasa...

Kadın dediğin...

Kadın dediğin erkeğinden daha az kazansa... Mümkünse hiç para kazanmasa, erkeğine hep bağımlı kalsa. Ekonomik özgürlüğü olmadığı için “kadın-erkek eşitliği” nedir bilmese... Ağzından bal damlasa, o bal da “Ben bilmem beyim bilir” olsa... Erkeğine her türlü itaat etse, o ne derse yapsa... O sövse de, dövse de “Kocamdır; ister söver, ister döver” dese... Yediği dayaklardan bıkıp usansa, kocası onu aldatsa, hatta üzerine kuma getirse bile çekip gidemese... “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” felsefesini baştan kabul etse... Dünya herkes için güllük gülistanlık olsa... Boşu boşuna hayatı kendine zindan etmese...

Kadının tek bildiği çocuk bakmak olsa... Ev işi yapsa... Kocası paraları başka hatun kişilerle paylaşırken, o para biriktirse... Erkeğinin başkalarıyla kırdığı cevizler elinin kiri olsa, ama o kocasından başka erkek bilmese... Eline başka erkeğin eli bile değmese... Kocası onunla evlenmeden “erkek” olsa, “milli” olsa ve bununla övünse... Kadın ise gezilecek değil, evlenilecek kadın olma mertebesini haketmek için beklese... Beklese... Hep bekleyen, sabreden taraf olsa... Ağabeyinin erkekliğe geçişi düğünlü dernekli kutlanan küçük kız, genç kızlığa geçtiğinde bunu saklamak zorunda olsa... Genç kız olduğu için utansa...

Kadın dediğin...

Kadın dediğin kadınlığını bilse... Kocasının her şeyi bildiğini, kendisinin hiçbir şey bilmediğini en baştan kabul etse. Ezik olmayı, ikinci sınıf vatandaş olmayı olağan karşılasa... Kendi siyasi görüşü olmasa, hatta “siyasi görüş” nedir bilmese... Kocasının söylediği partiye oy atsa...

Kadın dediğin, kendi çağdaşlığının, eğitim/bilgi düzeyinin çocuklarını yetiştirirken ne kadar önemli olduğunu bilmese... Her nesil, cahil annelerin yetiştirdiği çocuklarla, onların çocuklarıyla sürüp gitse... Kimse, hiç kimse kadının eğitiminin ne kadar önemli olduğunu, bir ulusu uygarlık seviyesine taşıyacak yeni nesillerin büyütülmesinde ne kadar önemli bir rol oynadığını farketmese...

Kadın dediğin çalışmasa... Ekonomik özgürlüğü olmasa...

Dünyamız çok karanlık bir yer olurmuş gibi geldi bana... Siz ne dersiniz?

13 Eylül 2010 Pazartesi

9 Eylül 2010 Perşembe

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN !

Şeker tadında bir bayram olsuuuunnnn ! İyi bayramlar :o)


Çok önemli not: Bugün Dünya Basketbol Şampiyonası çeyrek final maçında Slovenya'yı geçerek tarihinde ilk kez yarı finale kalma başarısını gösteren Türk Milli Basketbol Takımımızı kutluyor, bize çifte bayram yaşattıkları için hepsine ayrı ayrı teşekkür göndermeyi bir borç biliyorum. Sıradaki gelsin !

7 Eylül 2010 Salı

İsmet @ U2 İstanbul Konseri

Dün gece...

Duygularımı ifade etmek o kadar zor geliyor ki... Coşku, mutluluk, heyecan, vuslat, kalp çarpıntısı, AŞK...
Tüm bu kelimeleri ve daha pek çoğunu kullanabilirim dün gece Olimpiyat Stadı'ndaki hislerimi tanımlamak için. Ama sanırım en doğru kelime aşk olur... Çünkü o aşk... Evet, Bono'dan bahsediyorum. Dünya liderlerinin bile çok azında bulunduğuna inandığım karizması ve sahnede devleşen tüm çekiciliğiyle dün gece karşımda olan o muhteşem insandan...

Saat tam 22:00 sıralarında hareketlenme olduğunda, biz staddaki yerlerimizi alalı birkaç saati çoktan geçmişti ve onların, daha doğrusu onun geldiğini hissettim. Tıpkı belgesel filmlerindeki gibiydi sahneye yürüyüşleri. Bu anı bunca yıldır bekleyen ben, resmen olduğum yerde kalakaldım. Sonra gözlerimden yaşlar akmaya başladı birden. Artık Türkiye'de konser vermeyeceklerine gerçekten inanmış ve bunu kabullenmiş, muhteşem performanslarına tanık olabilmek için tek çarenin konser verdikleri bir memlekete gidip onları orada seyretmeyi kafasına koymuş olan ben, U2'yu, dünyanın en güzel şehirlerinden birinde, şehr-i İstanbul'da dinleyebiliyordum.

Stadda birdenbire çığlık ve ve alkış tufanı kopmuştu ve herkes o anın tadını çıkartmak istiyor gibiydi. Sahneye ulaştıklarında artık Bono, ilahi bir varlığa bürünmüştü. İnsan onu gözünde farklı yerlere koyduğundan mıdır, gerçekten bunların tümüne fazlasıyla layık olduğundan mıdır nedir, sizi müthiş derecede etkisi altına alabilen bir gücü olduğunu bilmelisiniz. Bu etkiyi, sahneye girdikleri andan itibaren algılıyor ve bu elektriği de, binlerce başka insanın varlığına ve sizi görmemesine rağmen hissedebiliyorsunuz. Her hareketini yakalamak, sözlerinin hepsine eşlik etmek, koşa koşa gidip ona sarılmak ve onu hiç bırakmamak istiyorsunuz. Bir yanınız büyülenmiş bir şekilde sadece onun yanında olmak isteyip bununla yetinebileceğini düşünürken, diğer yanınız da azla yetinemeyeceğinizi görüp o kadar seyirci arasından elini tutup sahneye çıkardığı, uzanıp kucağında şarkı söylediği hatunun yerine geçmek, onu sahneden aşağı atıp "O benim, çek ellerini Bono'mun üstünden seni adi şıllık!" diye bağırmak istiyor. İnsanın içinde olan fakat varlığından bile habersiz olduğu duygularını, güdülerini, çekip çıkartabilecek biri o. Ya da belki ben onun için bunları hissettiğimden bana böyle geliyor; kim bilir?

Şarkılarına eşlik etmek... Kayıtlarından dinlediğimiz
ezberimizdeki şarkılarını onunla birlikte, canlı olarak birbiri ardına söylemek... "Muhteşem" bir duyguydu. Hiç bitmesini istemediğiniz anlardan... "Rüya gibi"... Hiç uyanmak istemediğiniz... Aylarca beklediğimiz gün gelip çattığında duyulan heyecan, onunla şarkı söyleyip onu hissetmek ve gecenin ardından hala kendine gelemeden, sürekli onu düşünerek geçirilen bir gün daha...

Kimse kusura bakmasın ama, bugün yaptığım işten hayır gelmediğini ben de biliyorum. Amirlerime buradan (her ne kadar bu bloğu benim yazdığımı bilmeseler de) özürlerimi iletiyor, kendimi U2'nun peşine takılıp diğer ülkelerdeki konserlerine gitmemek ve onlarla ülke ülke dolaşmamak için zor tutuyorum...

Aşk bu olsa gerek...
Seni seviyorum Bono...

5 Eylül 2010 Pazar

Bono Geldiiii Bono, Yarelel Yarele !!

Yıllardır çektiğimiz özlem yarın sona eriyor ! U2 nihayet İstanbul'da ! Söyleyecek kelime bulamıyorum...

Biletler satışa ilk çıktığında aldım ve yarın konserdeyim. Bono'ya bu kadar yakın olacağıma inanamıyorum...

Bono Geldi Bonooooooo, Yarelel Yaaaarele !
Yuppiiiii !!

Bayılıyorum İş Kadını Olmaya !

Yok canım; tamamen uydurma haberler bunlar. Yani benim iş hayatımı sonlandırıp ev kızı (henüz koca adayım bile olmadığı için buraya ev hanımı yazamıyorum) olmak istediğim haberleri. Ben iş kadını olmayı seviyorum. Çünkü ben seviyorum :

*Sabahları kargalarla birlikte, bazı zamanlarda belki onlardan, hatta güneşten bile önce uyanmayı,

*Her sabah aynaya baktığımda karşılaştığım maymunu insan kılığına sokmak için makyaj yapmak ve kendisini insan içine çıkabilir hale getirmek için ona türlü pahalı elbiseler alıp giydirmeyi,

*Bu hatırı sayılır kıyafetlere tonlarca para harcamayı,

*Hemen her gün topuklu ayakkabı giymeyi,

*Gün içinde binmek zorunda kaldığım toplu taşım araçlarında terden geberip, ofise döndüğümde ise durumun tam tersiyle karşılaşıp yaz ortasında kutuplardaymış gibi donmayı,

*Çoğu zaman ancak tek bir kez giyilebilen, hatta bazen giyilirken kaçan ince çoraplarla verdiğim mücadeleyi,

*Arkamdan konuştuklarını bildiğim, ancak yüzüme gülümseyen bazı insanlarla tüm gün dirsek temasında, birlikte çalışmayı,

*Bir hatun olarak duygularımla değil, mantığımla hareket etmek zorunda olmayı,

*İşe gidip gelirken dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşadığının farkına varabilmek şöyle dursun, günden güne daha çekilmez bir hal alan trafiği ve şoförlerinin nedense hemen hepsinin burnunu karıştırdığı caaanım İstanbul’umun trafiğinde araba kullanmayı,

*Kafam erkek arkadaşımla yaptığım münakaşada olduğu halde, hiçbir şey olmamış gibi yönetim kurulu önünde prezentasyon yapmayı,

*Mutsuz olduğu halde nefret ettikleri işyerinde çalışmaya devam eden, şikayetleri ile etrafındakileri de bunalıma sokanlarla aynı ofiste çalışmayı,

*Bir gıdım güneş görmeyen masamda etrafıma koyduğum birkaç kaktüse bakarak günümü çürütmeyi,

*Kendime istediğim kadar zaman ayıramamayı,

*Hasta olduğum, regl olduğum, bunalımda olduğum günlerde işe gitmeyi,

*Tatil için yaşıyor olmayı,

*Dışarıda yapılacak en ufak işim, her türlü doktor randevum için amirimden izin almak zorunda olmayı,

*Tüm gün, gözüm sürekli saatte gezinmeyi,

*Sürekli prezentabl görünmek durumunda olmayı,

*Kendimi kocaman bir dişliye bağımlı olarak çalışan ufacık bir dişli gibi hissetmeyi ve bu kısırdöngüden bir türlü kurtulamamayı,

*İşyerinde iş, evde ev kadını, evlenince eş, çocuk sahibi olunca anne, vb bir sürü karpuzu tek bir koltukta taşımak zorunda olmayı...

*Karlı ya da yağmurlu havalarda, +40 ya da -5 derecede, yağmurda çamurda işe gitmeyi...


Seviyorum kardeşim; zorla mı?

1 Eylül 2010 Çarşamba

Umutsuz İş Kadını İsmet ve Kapuçino

Arkadaşlar selam,

Bu sabah başıma gelenlere asla inanmazsınız eminim ! En az Engin Altan Düzyatan kadar yakışıklı (tamam, belki biraz abartmış olabilirim, kimse onun kadar yakışıklı olamaz benim için) birisiyle tanıştım. Daha doğrusu en azından ismini öğrendim. En kısa zamanda nasıl olsa kendisiyle de tanışırım canım ! Çocuk oyuncağı !

Sabah, içinde kendimi en güzel hissettiğim elbiselerimden birini giymiştim. Allah'tan onu giymiştim daha doğrusu. Bu kısım çok önemli çünkü; belki de biriyle tanıştığınız zamana dair en önemli şey. Çünkü ilk karşılaşılan an, o ilk kimya en önemlisidir her iki taraf için de. Hani diyorlar ya, elektrik meselesi diye. İşte tam da onun için. "Ben onun iç güzelliğine aşık oldum", "Benim için ruh güzelliği daha önemli", vb fasa fiso cümlelerin ne kadar manasız ve sırf söylenmiş olması gerektiği düşünüldüğünden ağızdan kaçıverdiğini hepiniz biliyorsunuz değil mi? Bilmiyorsanız da artık uyanın ve bu gerçeği farkedin!! Her zaman iyi gözükmeli, her zaman arzu edilebilir olmalısınız erkeklerin sizi beğenmesi ve ilgisini azaltmaması için. Bu söylediğim inanın herkes için geçerli. İçinizi sallayın, dışınız güzel olsun sevgili hatunlar, dışınız! Bunca paraları onun için har vurup harman savurmuyor muyuz zaten Allahaşkına. Neyse, demem odur ki, markete giderken bile kendimize dikkat etmeliyiz. Zira hayatımızın aşkı bizi, mahalledeki markette, bir raf arkada bile bekliyor olabilir bizi ve biz bunu asla bilemeyiz; benden söylemesi. Aslında ünlüler bile bu şekilde olmak zorunda. Öyleymişler yani. Ben de birinci ağızdan dinlemesem inanmazdım belki ama, size izlediğim bir magazin programından bahsedebilirim daha açıklayıcı olmak için.

Can Tanrıyar (Petek Dinçöz'ün müstakbel eski eşi) katıldığı bir magazin programında, kendisine sorulan sorular pek tabii ki dönüp dolaşıp eski eşine geldiğinde şu şekilde bir soru soru ile karşılaştı: "Arkamızdaki ekranda (fonda eski eşin son derece seksi pozları dönüp duruyordu sürekli olarak) fotoğrafları geçmekte olan güzelim Petek Dinçöz'ü gördüğünüzde 'vay be, ben de bu hatundan ayrıldım' deyip keşke ayrılmasaydım bu güzel hatundan' demiyor musunuz" Can Tanrıyar'ın cevabı şu oldu : "Evde de bu şekilde giyiniyor olsa ayrılmış olmazdık ki". Tabii soruyu soran hatun şoka girdi. Can Tanrıyar devam etti ve dedi ki "Siz onu magazin basınında bu şekilde görüyorsunuz ama evdeki Petek sadece eşofman giyiyor ve pofuduk terlikleri ile geziyor. Sizin gördüğünüz hatundan eser yok normal hayatında." Yani demem o ki, erkek her zaman bakımlı ve güzel bir hatun istiyor etrafında. Ve şu da bir gerçek : Her gün televizyonda görüp belki de imrendiğimiz hatunların çoğu, normal hayatta karşımıza çıksalar, kendilerini farketmeyebiliriz bile. Yani onlar aslında bizden daha çirkin :o) Hiç üzülmeyin!

Esas anlatacağım konudan bu kadar uzaklaştıktan sonra sadede gelirsem, Esas Oğlan ile karşılaşmam şöyle oldu.

Hemen hemen her sabah (doğruyu söylemek gerekirse eğer alarm saatim çaldığı zaman kapatmayıp vaktinde uyanabildiğimde) işe gidiş yolunda Starbucks'a uğrayıp bir orta boy kapuçino almaya çalışıyorum. Yine böyle sabahlardan birinde, yani o gün üst yönetime sunum olduğundan dolayı ekstra şık ve zamanında uyanmış şekilde, kapuçinomu almak için yine Starbucks'taydım. Çok sık uğradığımdan ve oradaki baristalarla her zaman birkaç kelam etmeyi alışkanlık haline getirdiğimden, ben onlarla laflamaya daldığım bir sırada kapıdan içeri başka birinin girdiğini hissettim. Sabahın bu erken saatinde içeri giren kim ola ki diye bakmak için başımı kapıdan yana şöyle bir çevirmemle de olanlar oldu. 1.90 boylarında, hafif yapılı (ama burada asla şişko falan demeye çalışmıyorum yanlış anlaşılmasın lütfen) esmer, lacivert takım elbisesi ve elinde taşıyor olduğu evrak çantasıyla oldukça etkileyici olduğunu düşündüğüm biri içeri girivermesin mi... Ben tabii ne yapacağımı bilemedim. Ama Allah'tan onu hemen hiç farketmemiş gibi başımı tekrar kasadaki baristaya yöneltmeyi ve ödememi yapmayı başardım. O sırada o da yakınımda duruyordu ve aramızda inanılmaz bir elektriklenme hissediyordum. Hani sanki aramıza giren olsa kendisini elektrik çarpacakmış gibi. Bu arada ben saçmasapan şeyler düşünüp dururken baristanın "İsmet Hanım, kapuçinonuz..." demesi ve karton bardağımı bana uzatması ile kendime geldim. O sırada diğer barista da, Esas Oğlan'a dönmüş onun siparişini alıyordu. "Grande Caffe Americano lütfen", dedi etkileyici bir ses... "Extra hot" olabilir mi lütfen" diye ekleyerek... O beklemeye hazırlanıyordu ki, barista çocuk aklımdan geçeni okumuş gibi, "İsminiz nedir?" diye sordu benim Esas Oğlan'a. "Cenk" dedi benimki ("benimki" olduğunun farkına bile varamadan) Ne de severim Cenk ismini...

Ben kapuçinomu çoktan almış olduğumdan ve orada sap gibi dikilmekten daha iyi yapacak başka bir işim olmadığımdan, kapıya doğru yönelmek zorunda kaldım ve kapağı açık olan, karton bardaktaki ekstra köpüklü kapuçinomdan kocaman bir yudum almayı ihmal etmedim. Bu arada Esas Oğlan'ı aynı saatte bir başka gün belki yine Starbucks'ta görebilirim diye, kolumdaki saate bakıp tam olarak 07:43 olduğundan emin oldum. Demek bu saatlerde geliyordu sabah kahvesini almaya... Kasanın yakınından geçerken ise kendimi tutamayıp bana bakıyor mu diye kontrol amaçlı bir bakış atmaktan kendimi alıkoyamadım. Ve işte tam o sırada gözlerimiz kenetlendi... Tıpkı filmlerdeki gibiydi ve ben ne yapacağımı bilemez bir halde saçma sapan yürürken, o bana hafifçe gülümsedi. Ben ise o kadar memnun olmuştum ki bu hareketine, hemen gülümsemeyle karşılık verdim. Ve kalp çarpıntılarım eşliğinde Starbucks'tan çıkıp arabama bindim.

İşte ne olduysa o sırada oldu ve ben geri geri çıkmak için aynaları kontrol ederken birden aynadaki aksimle karşılaştım. Bir de ne göreyim! Burnumun üstünde kapuçinomun sütünden bulaşan muhteşem köpük!